Taşı Toprağı Altın “Paraty”
Brezilya’nın bize en büyük sürprizi, Rio de Janeiro – Sao Paulo yolu üzerindeki Paraty. Yemyeşil bir kıyı şeridi ve önünde uzanan okyanus üzerinde sivrilen irili ufaklı onlarca tropik ada Paraty’nin doğal servetini göstergesi olsa da, bölgenin asıl zenginliği altına dayanıyor. Paraty, 1600’lerin sonunda Brezilya’da çıkarılan altın madenlerinin Portekiz’e sevkedildiği önemli bir liman kenti olarak yer edinmiş.
Paraty açıklarındaki adalar, altın yüklü gemilere saldıran korsanlar tarafından saklanma yeri olarak kullanılmaya başlanınca, altın ticareti de daha güvenli olan iç bölgelere kaymış. Yerine de bugün o zenginliği temsil eden muhteşem bir tarihi şehir kalmış.
250 yılı aşkın süredir hiç dokunulmayan mimari yapısı ve dev taşlarla döşenmiş sokakları Paraty’nin genel görüntüsünü oluşturuyor. Etrafı kolaçan ederken limana yakın birkaç sokağın sularla kaplı olduğunu görünce şaşırıyoruz. İnsanlar yol kenarındaki yüksek kaldırımlardan ve araya atılmış eğreti tahta platformların üzerinden geçiyor. Kaldırım diplerinde yan yan yengeçler yürüyor. Akşam aynı yerden tekrar geçiyouz, ortada ne su var ne de köprü! Yanlış sokak herhalde diyerek sağa, sola bakınıyoruz. Meğer burada gel-git olayı bu kadar net yaşanırmış, sokaklar hergün dolup boşalırmış.
Paraty denildiğinde akla gelen ilk şeylerden bir tanesi de “cachaça”. Brezilya’ya özgü, şeker kamışından yapılan bir alkol türü olan cachaça, altın ticaretinin yön değiştirmesinin ardından Paraty’nin ticaretini yeniden canlandırmış. Hatta o dönemde cachaça, “Paraty” olarak da anılmaya başlanmış. Cachaça günümüzde de o kadar değerli ki, hem ülkenin milli içkisi “caiprinha”nın yapımında kullanılıyor, hem de işlemden geçmiş farklı bir türü otomobil yakıtı olarak tüketiliyor. Hatta yeni yakıt aldığınızda etraf buram buram şeker kokuyor. Aman kokusuna aldanıp, aracınızda kullandığınız yakıttan caiprinha yapmaya kalkmayın:)
Paraty’nin bir de tropik adalarını keşfetmek üzere tekneyle okyanusa açılıyoruz. Yaklaşık 300 ada arasından seçim yapmak zor. Kararı kaptana bırakıyoruz. Buralarda, bir tropik adada olması beklenen herşey mevcut. Palmiye ağaçları, bembeyaz bir kumsal, dibi görünen pırıl pırıl bir okyanus ve hatta havada daireler çizen akbabalar. Üstelik kimsecikler yok, yani heryer bizim, en azından bir gün için! Kendimiz tekneden suya atarken çocuklar gibi şeniz.
İnsanın önünde çok fazla seçenek olunca elindekinden çabuk sıkılıyor. İki kulaç attıktan sonra arsızlık yapıp hemen bir başkasına gitmek istiyoruz. Bir başka adaya doğru yanaşıyoruz. Uzakta ahşap bir ev, önünde tahta bir tekne görünüyor. Belli ki burada birileri yaşıyor. Yaklaştıkça kopek havlamaları duyuluyor. Tekneden yüzerek kumsala çıkıyoruz. Sahilden ilk görünen ağaçların arkasına doğru balta girmemiş ormanlar uzanıyor. Zamanında gemilerle buraya gelen Portekizliler hem bu manzara karşısında büyülenmiş, hem de içlere doğru ilerlerken baya zorlanmış olmalı! Ama bu sefer olası bir tehdide karşı ada sakini tedbirini almış. İskeleye topları dizmiş, ateşlemeye hazır. Neyse ki her halimizden günübirlikçi olduğumuz anlaşılıyor.
Adalar arasında ilerlerken, özel mülkiyetli adaların oldukça fazla olduğunu görüyoruz. Bu adalara yanaştıkça tropik ağaçların arasından belli belirsiz evler seçiliyor. Şato demek daha doğru olur aslında. Derken bir başka adaya varıyoruz. Burası sadece restoran olarak hizmet veriyor. Sahibi Fransa’dan gelerek buraya yerleşmiş, adanın arkasına kendisi için küçük bir de ev yapmış. Yeni bir başlangıç için doğru bir seçim gibi görünüyor.






















